Frezya

Uzun bir zamandır yokluğumun farkında olarak yayınlıyorum bu yazımı. Aklıma ne zaman eserse mi denir ilham ne zaman gelirse mi bilmiyorum ama genelde sadece aklıma bir kaç cümle geldiği zamanlar bir şeyler karalarım. Çoğu zaman bırakmak isterim yazı yazmayı sadece okurum ama sonrasında illa bir şekilde bir şeyler karalamış olup tekrar başlarım. Galiba yine o anlardan birine girdim. Sezon finali gibi düşünelim. Büyük ihtimalle okurken farkedilecektir bende farkındayım ki bir çok devrik cümle kurmuşum. Daha öncesi aklımda böyle değildi ama böyle bitti. O frezya yazıya ne ara girdi inanın okuyunca fark ettim. Bu şeklini de akıcı bulduğum için herhangi bir düzeltme yapmadım. Her zaman dediğim gibi beğenip beğenmemek ve takdir okura aittir, iyi okumalar dilerim.




Güneş sanki hiç doğmamış gibiydi. Havanın bulutlu olmasındandı bu. Elindeki bardağa çevirdi gözlerini hiçbir anlam vermeden baktı. Tekrar baktı havaya, kafasını kaldırdı gökyüzüne baktı umutsuzca. Güzel bir gün demek isterdi ama hayır bu hiç hoşuna gitmemişti. Perdeleri de açmıştı ama içeriye tek bir ışık girmiyor hatta kendi içimdeki ışık bile emiliyordu. Yatağına geri dönüp güneşli bir güne uyanmak istiyordu. Sırtını döndü pencereden gözüken bulutlara, tam o anda köşedeki vitrine takıldı gözleri. Yarım boy siyah vitirine... Ne güzel fotoğraflar koymuştu ön tarafa. Alt tarafta kalanlara bakmak için yere çömeldi. Önemsiz miydiler? Vitrinin camlı kapağını açmak için elini minik yuvarlak halkaya uzattı. Fakat eli o halkadan önce gözünü takip ederek camda beliren siluetine dokundu. Orada da ön taraflara konulmuş güzel fotoğraflar, karşıya sunulmuş ağız dolusu gülüşler vardı. Hayat her daim güzel miydi ki hep gülüşler barındırmıştı yüzünde? Hayat her daim güzel olamazdı tıpkı havanın her daim güneşli olamayacağı gibi. Dünya öyle bir yer hiç olmamıştı, olamazdı da. Arkaya koymuştu o da tüm üzüntüsünü, hayal kırıklıklarını, kalp kırılmışlığını, alınganlıklarını. Kabuk bağlayan yaraların altındaki hataların yüzüne vurulması için saklamıştı onları. Henüz kabuk bağlamayanların kanayıp canını acıtmaması için saklamıştı. Başarılı da olmuştu. O her zaman kafaya takmayan, üzülmeyen, alınmayan, kırılmayan, güleç biriydi diğerlerinin gözünde. Bir mağaza vitrini gibiydi camında güzel mankenlerin bulunduğu. Vitrinin üzerinde bulunan kitabına ilişti gözü. Uzanıp eline aldı. Ne zaman bıraktığını hatırlamadığı kitabını. Kitabı kaldırınca diğer tarafta oluşan kahve lekesini gördü. O kadar doğal karşıladı ki o iz sanki hep oraya aitti. Kitabın sayfalarını karıştırdı. Sonlara doğru bir sayfada durdu. Açılan yapraklara bakındı, diğer sayfaya geçti. Bir süre önce altını çizdiği cümlelere ilk önce gözleri değdi ardından elleri dokundu. Ne kadar dokunursa dokunsun canlanmayacaktı cümleler. Tekrar okudu o cümleleri
...
" O geceden arkadaşlarımdan hiçbirine söz etmedim; içimin bir zamanlae ne kadar ölü olduğunu asla bilmediler, şimdi nasıl çiçek açtığımı da asla anlamayacaklar."
...
Kafasını kaldırıp vitrinin üst rafında duran fotoğrafına baktı, gözleriyle biraz uzaklaşıp camdaki siluetini izledi. Elini o cümlelerden hiç çekmemişti. Derin bir iç çekerken arkasında duran pencereye doğru döndü.
' Ah içimi de bu hava gibi puslandıran hayat,
Ah gözlerime gökyüzü misali bulutlar yerleştiren hayat,
Ah içimi ilkbahar misali şımartan, sonbahar misali hüzünlendiren hayat,
Ah verdiğini her zaman geri alan, kinayeli kinayeli yüzüme gülen hayat,
Ben senin içindeki güzelliği bulup yine sana sunacağım.
İlkbaharda yeşerttiğin çiçeklerden getireceğim sana, 
O çiçeklerden bir demet yapacağım çıkarcı ilişkilerine, güvensiz insanlarına, zaman zaman da kendime,
Yazın güleceğim karşında kışın ağlayacağım,
Yürüyeceğim yollarında, dikenlerin ayaklarıma battığında ağlayacağım ama söz etmeyeceğim kimseye o anlardan,
İnsanlarına da güleceğim, sana da güleceğim, o puslu havalarına da güleceğim.'
Söylediği cümleler kutsal bir kitapta bulunan yemin cümleleri gibiydi. Kimsenin haberi olmadan hayata meydan okuyordu. Haberleri olmasına gerek de yoktu bu hayat ve onun arasındaydı, diğerleri sadece yan karakterdi. Elindeki kitabı yarım vitrinin üstüne bıraktı. Pencereye doğru yöneldi ve camı açtı. Kafasını gökyüzüne kaldırdı ve ağız dolusu gülümsedi. Bir an acelesi var gibi dış kapıya yöneldi. Açık olan pencereye kısa bir tebessümle baktı ve evden çıktı. Bir müddet sonra elinde pembe ve mor frezyalarla döndü. Azim ve neşenin kaynağı olan frezyalarla... Hemen bir vazoya bıraktı çiçekleri ve pencerenin önündeki sehpaya koydu. Hâlâ açık olan pencereden tekrar gökyüzüne baktı. Birkaç cümle mırıldandı tam o anda;
' Bak çiçek getirdim sana...'


Dipnot: "...  ..." Alıntı kısmı Stefan Zweigh Olağanüstü Bir Gece kitabına aittir.


Yorumlar

  1. Sen nerelerdesin :) Bloğu bırakıp gittiğini düşündüm

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Buralardayım sadece ilham gelmedi diyelim :) Bırakıp gitmem buraları.

      Sil
  2. bende hep devrik cümleler kuruyorum sonra geri iki saat düzeltmeye çalışıyorum sonra bambaşka bir yazı ortaya çıkıyor :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Düzeltme süreci yazmaktan daha zor geliyor bana ama halledicez ya;)

      Sil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar